Nedir.Org *
Zeus

Yeniçağ Felsefesi Nedir

Resim Ekle Dosya Ekle Video Ekle Soru Sor Bilgi Ekle

A- 17.YY. FELSEFESİ

17. YY. FELSEFESİ İLE RÖNESANS FELSEFESİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

1- 17.yy. dönemi bir durulma dönemidir. Rönesans ile antikçağın eserleri yeniden incelenerek bir uyanış devresi olmuştu ve felsefede çok çeşitlilik vardı.
2- 17.yy. Rönesans’ın elde ettiği sonuçları derleyip düzenleyen, bunlarla birliği olan yeni bir dünya görüşü sunmaya çalışan yüzyıldır. Rönesans ise ortaçağdan yeniçağa ulaştıran geçitti.
3- 17.yy. felsefesi formüllerinde tam bir sağlamlığa ulaşıldığı yüzyıldır. Rönesans’ta ana eğilim otoriteden kurtularak yeni bir dünya görüşünü sunmaktı.
4- 17.yy. felsefesinin ana dayanağı ve metodu matematik fiziğidir. Bu nedenle bu yüzyılda Akılcılık akımı etkili olmuştur.

Bu yüzyılda artık inanç özgürlüğü sayesinde birçok kafadan ses çıkabilmiş ve yeni mezhepler ortaya çıkmıştır ve bunlar aralarında bazen ters düşen yol çizmişlerdir. Bu dönemde ayrıca otoriteden kurtulmanın verdiği özgür düşünce ortamıyla birtakım yeni akımlar ortaya çıkmış. Gerek inanç özgürlüğü gerekse özgür düşüncenin doğurduğu bu kuşkucu-şüpheci ortamda neyin doğru neyin yanlış olduğu belirlenememiştir. İşte bu ortamda güvenilir bir bilgiye ulaştıracak, bir yöntem arayışı ortaya çıkmıştır. Bu arayışlarda Descartes güvenilir bilgi edebilmenin yegâne yolu olarak Matematik yöntemini savunmuştur.

2. 17. YY. DÖNEMİ DÜŞÜNÜRLERİ

RENE DESCARTES (1596 – 1650)

17.yy. ilk büyük filozofudur. Felsefesini yöntem sorunları üzerine kurmuştur. Felsefenin bütün problemleri ile hesaplaşmış ve kendi kuramını, düşüncelerini son derece tutarlı ve kapalı bir sistem olacak şekilde geliştirmiştir. Kendi bilgi sistemini açık-seçik ve sarsılmaz doğrulukla temellendirecek bir bilgi anlayışı arayışına çalışmıştır. Onun bu arayışı Metodik şüphe diye adlandırılan yeni bir yöntem oluşturmasına neden olmuştur.

Descartes şüpheyi doğru bilgiye ulaşmada bir araç olarak kullanmıştır. Amacı hiçbir şekilde kuşku içermeyecek kesin bilgiye ulaşmaktır. Olguların bilgisini vermede duyuların etkin rol oynadığını ve zaman zaman insanları yanıltabileceğini belirtir. Bu nedenle bilgi anlayışını oluşturmada ilk adımı her şeyden şüphe ederek başlatır. Bu şüphe deryasında Descartes öyle bir noktaya gelir ki kendi varlığından asla kuşku edemeyeceğini anlar. Bunu şöyle açıklar : “Mademki her şeyden şüpheleniyorum o halde kesin olarak bir şey, benim şüphe duyuyor olduğumdur. Şüphe duyduğum ne ölçüde kesinse, düşünüyor olduğum da o ölçüde kesindir. Çünkü şüphe duymak düşünmek demektir. Düşünemeden şüphe duymak da imkânsızdır. Demek ki düşündüğüm kesinse, düşünen bir varlık olarak varolduğum kesindir.”

Descartes bu akıl yürütmesinden sonra ünlü çıkarımına varır ; “Düşünüyorum o halde varım.” Bu araçsız, doğrudan doğruya kavranan kesin bir bilgidir.

Descartes kendi varlığını kanıtladıktan sonra ikinci adım olarak Tanrının varlığını kanıtlamaya girişir. Bunu da şu şekilde yapar : “Biz eksik varlığız, mükemmel bir varlık değiliz; Eksik varlığın kendi aklıyla mükemmel varlığı bilmesine olanak yoktur. Bildiğine göre Mükemmel varlıkla alakalı bilginin bize mükemmel varlık tarafından verilmiş olması gerekir. Yani Tanrı kendisiyle ilgili bilgileri bizim zihnimize yerleştirmiştir. Biz bu bilgileri doğuştan getiririz.” Descartes bu yönüyle rasyonalisttir.

Descartes, tanrının varlığını kanıtladıktan sonra üçüncü adım olarak varlığın var olduğunu kanıtlamaya çalışır. Tanrı var olduğuna göre âleminde varlığı apaçık hale gelir. Çünkü bu bilgiyi bu mükemmel varlıktan yani aldatma imkânı olmayan bir varlıktan alıyorum. Descartes varlığı sonlu ve sonsuz diye 2’ye ayırır. Sonsuz varlık Tanrı, sonlu varlık ise Madde ve ruhtur. Madde yer kaplayan ruh ise düşünendir. Bu yönüyle Descartes varlık anlayışında Düalist – ikicidir. İnsanı da ruh ve beden gibi iki apayrı varlığın bir araya gelmesinden oluşan birleşim olarak görür. Ona göre hiçbir varlık kendiliğinden hareket etmez. Hareketin nedeni tanrıdır. Nesneler kendi başlarına bir hareketi başlatamaz ve yok edemez. Tanrı evreni yaratırken belli bir plana göre yaratmıştır. Tanrı evreni yarattıktan sonra evrene kendi yasalarını koymuştur. Evren makine gibi mekanik düzene sahiptir. Tanrı evreni yarattıktan sonra evrene müdahale etmez. Bu yönüyle Descartes Deisttir (Deizm). Doğanın yasaları zorunlu ve değişmezdir, bu nedenle doğanın bilgisi kesin ve değişmezdir. Bu nedenle biz açık –seçik bilgiye yani kesin bilgiye ulaşabiliriz.

Descartes insan iradesiyle açık-seçik bilgilere ulaşabileceğini söyler ve bu bilgilerle insan, hayatını düzenlerse ancak o zaman mutluluğa ulaşabilecektir. Ona göre mutluluğu elde etmenin 3 yolu vardır:

- Doğruyu açık – seçik olarak bilmek.
- Doğruyu bütün gücü ile istemek.
- Elde edilmesi imkânsız şeyleri yok saymak ve istememek.

SPİNOZA (1632 – 1677)

Felsefesini töz kavramı üstünde kurmuştur. Doğa ile özdeşleştirilen sonsuz töz tanrı veya doğanın kendisidir. Töz kendi kendinin nedenidir, varlığı başka şeyin varlığına bağlı değildir. Tanrı her şeyin ilk nedenidir. Tanrı kendi özünden evreni zorunlu sonuç olarak yaratandır. Doğa tanrının kendisinden ayrı bir şey değildir. Bu yönüyle Spinoza Panteisttir. Yani ona göre var olan her şeyi tanrı kendi özünden türetmiştir. Var olan her şey tanrısal özün çeşitli şekiller almasından başka bir şey değildir. Yani Spinoza tanrı ile evren arasındaki başkalığı kaldırmıştır. Tanrı ile evren aynı şeylerdir. Tanrı kendi yapıtı olan evrenin içindedir, onun kendisidir; evren tanrısal özün kendisini geliştirmesidir.

Töz tektir. Bize töz gibi gözüken şeyler tanrının nitelikleri ve yüklemleridir. Tanrının sonsuz sayıda nitelikleri ve yüklemleri vardır.

Bilgi kuramında bilgiyi 3 ayrı düzeyde sınıflandırır.
1- İlk bilgi insanın varlıklarla etkileşimi sonucunda elde ettiği bilgileridir. İlk bilgiler yeterli değillerdir.
2- İkinci bilgiler bilimsel bilgidir. Bunlar mantıksal çıkarımla sonucu elde edilen tümel önermelerdir.
3- Üçüncü türden bilgiler ise sezgisel bilgidir. Bilimsel bilgiye dayanılarak elde edilen bilgidir. Tanrının bilgisi bu bilgiye örnek olarak gösterilebilir.

Özgür olmak bilgiyle mümkündür. Varlığını koruma ve varlığını sürdürme güdüsü kişinin temel hakkı ve güdüsüdür. Bunu yapabilmesi için yetkin ve güçlü olmak zorundadır. Kişi özgürlüğünü ancak devletle sağlayabilir. Devlet yapay bir örgütlenmedir. Devletin amacı bireylerin özgürlüklerini sağlamak ve bireylerin barış içinde ve güvenli şekilde yaşamalarını sağlamaktır. Devletin egemenlik biçimi demokrasi olmalıdır. Demokrasi akla dayalı sözleşmedir.

LEİBNİZ (1644 – 1716)

Alman felsefesinin kurucusudur. Yöntem anlayışı matematiğe dayanır. Ona göre 2 tür doğru bilgi vardır. Aklın ve olgunun doğrusu. Ona göre birtakım bilgiler doğuştan vardır. Tanrı düşüncesi bu bilgilerin başında gelir. Aklımızda ayrıca bir takım ilke ve doğrularda vardır. Özdeşlik ve Çelişmezlik ilkesi bunlardandır.

Aklın kendisinde bulunan doğrulara “öncesiz-sonrasız zorunlu doğrular” adını verir. İkinci türden doğrular deneyden gelen olguların doğrularıdır. Bu yönüyle Leibniz Rasyonalizm ile Empirizmi uzlaştırmaya çalışır.

Leibniz’e göre tanrı bütün varlıkları sürekli uyum içinde bulanacak şekilde düzenlemiştir. Evrende varolan her şey meydana geliş ve akışlarında mekanik bir zorunluluk vardır. Bu nedenle Tanrı evrenin düzenine müdahale etmek zorunda kalmaz. Bu yönüyle Leibniz Deisttir.

THOMAS HOBBES (1588 – 1679)

Hobbes’un felsefesi tutarlı materyalizmdir. Bilgi felsefesi ise Nominalizm ve Sensualizme (duyumculuk) dayanır. Bütün bilgimiz, nesnelerin duyu organlarımız üzerindeki etkilerden oluşur. Bu etkiler nesnelerin kendisinden başka bir şeydir. Duyularımız, dış hareketler yüzünden oluşan subjektif olaylardır. Renk, ses, sıcaklık dediğimiz şeyler subjektiftir.

Hobbes’un töz anlayışı materyalisttir. Töz niteliğinden olan, ancak cisim olarak düşünülebilir. Töz niteliğinden olan şey bilinç dışındadır. Bu nedenle her töz cisimdir. Ruh bile cisimseldir.

Devlet felsefesini de cisim anlayışına dayandırır. Devlet yapma bir cisimdir der. Devletin yapma olduğu gerçek olmadığından anlaşılır. Devlet bireylerin bir araya gelmesiyle oluşmuş yapma bir kurumdur. Devlette gerçek olan bireylerdir.

İnsan her şeyden önce kendi varlığını ayakta tutmaya ve varlığını sürdürmeye çalışır. Bu da insanı doğadan daha fazla pay almaya sürükler. İnsanların sonsuz isteklerinin karşısında doğanın sınırlı kaynağı vardır. Bu durumda insan insanın düşmanı – kurdu kesilir. Bu birçok savaşları getirilebilir. Bu durumdan insan sözleşme yaparak uzaklaşır. Devlet bireylerin tek tek istekleri yerine birliği olan tek isteği yerine getirmektedir.

B- 18. YY. AYDINLANMA FELSEFESİ

17.yy durulma dönemiydi. 18.yy ise yeniden hareketliliğin yaşandığı aydınlanma dönemidir. Bu dönemde insan kendi aklıyla dine ve geleneklere bağlı kalmadan kendi hayatını aydınlatmaya çalışmıştır. Bu anlayış aslında Rönesans’ta başlamıştır. Fakat 17.yy’da duraklamaya uğramış ve bu yüzyılda bu anlayış doruk noktasına ulaşmıştır.

Aydınlanma ile insan, kendi aklı ile düştüğü bu durumdan yine kendi aklı ile kurtulacaktır. Aydınlanma felsefesi metafizik konularla şiddetle savaşır. Bu dönemde akla aşırı bir güven beslenerek, geleneklerden ve dinden kurtulup, insanın kendi kaderini yine kendisinin belirleyeceğine inanılır. Akla beslenen aşırı güvenle devlet, toplum, din ve eğitim yeniden düzenlenmeye çalışılmıştır.

1. 18.YY. FELSEFESİ ÖZELLİKLERİ

a) Akla aşırı bir güven duyulur. Bu nedenle tüm kurumlar aklın eleştirisinden geçirilir.
b) Akla duyulan güven otoritelere karşı savaşımı gerekli kılmıştır.
c) Doğa bilimlerinin yanında insan bilimlerine de önem verilir.
d) Laik bir dünya görüşü benimsenir.
e) Deneye önem verilmiştir. İnsan merkeze alınmıştır.

2. 18.YY. DÖNEMİ DÜŞÜNÜRLERİ

JOHNE LOCKE ( 1632 – 1704 )

Locke göre; insanın doğuştan getirdiği bilgiler, idealar yoktur. Bilginin tek kaynağı duyumlarımız (algılarımız) yani deneyimlerimizdir. Bu anlayışı ile İngiltere’de empirizm’in yerleşmesini sağlayacaktır.

Locke göre; insan aklı doğuştan üzerine yazılmayı bekleyen boş bir levhadır. (Tabula Rasa) Akla yazılanlar, yerleşenler hep doğduktan sonra, duyuların sağladığı deneyimlerle gelmiştir. Locke, doğuştan bir takım bilgilerin varlığını reddetmekle beraber doğuştan birtakım yetilerin geldiğini de kabul eder. Ancak fikirlerin (ideler’in) deneyden geldiğini savunmaktadır.

İdeaların başlıca kaynağı olan deneyi 2’ye ayırır:
1- İç Deney (düşünce)
2- Dış Deney (duyumsama)

İnsan ilk duyu izlenimlerini alır almaz, tasarımlara sahip olmaya başlar. Duyuların dıştan getirdiği sade işlenmemiş idealar, aklın işleyeceği malzemelerdir. Akıl ideaların getirilmesiyle çalışmaya başlar.

Siyaset alanında da Locke; demokrasi, liberalizm ve bireyin özgürlüğünü savunur.

GEORGE BERKELEY ( 1685 – 1753 )

Berkeley Locke’un düşüncelerini daha da ileriye götürmek istemiştir. Berkeley’e göre bilincimizin dışında bağımsız bir varlığı kabul etmek bir çelişkidir. Çünkü kabul edildiği takdirde objelerin tasarlanmadan, düşünülmeden de var olduklarını ileri sürmek demektir. Dışarıdaki objelerin var oluşunu ne kadar uğraşırsak uğraşalım, incelediğimiz hep kendi idelerimizdir. Bundan dolayı varlık algılamadır. Gerçek olan algılardır. Algılanan şey var olan şeydir. Dış dünyada var diye saydığımız şeyler tasarımların ürünüdür. Varlık duyumsanandan, algılanandan başka bir şey değildir.

DAVİD HUME ( 1711 – 1776 )

Locke ve Berkeley gibi Hume’de bilginin deneyimden kaynaklandığını ve duyularla algılama sonucunda elde edildiğini savunur. Algılamayı 2’ye ayırır:

1- İzlenimler
2- Düşünceler (İdeler / İdealar )

İzlenimler doğrudan doğruya duyularımızın getirdikleridir, duyumsamalarımızdır. (Sevgi, nefret, acı, istek) Düşünceler ise izlenimlerin bilince yerleşen anıları veya kopyalarıdır. Birinci aşama geçilmeden ikinci aşamaya geçilmez. İzlenimler olmadan, akılda ideler oluşmaz. İzlenimlerden bahsederken duyu ve duygulanımları anlar. İdeler ise hatırlama ve hayal gücü unsurlarıdır. Yani ideler, canlı olan izlenimlerin soluklaşmış yansılarıdır. Şu halde insanda bulunan her şeyin temeli sadece deneydir.

Hume “var olma algılanmadır” der. Doğruluk, ancak algılar arasında doğru bağlantıların kurulmasıdır. Bu bağlantılarsa çağrışım yasalarına göre kurulur. Duyumlar bize sadece nitelikleri, durumları ve etkinlikleri gösterir. Bunları ortadan kaldırırsak geriye hiçbir şey kalmaz. Neden-etki bağlantısının kaynağı olabilecek izlenim yoktur. Bir nedensellik bağı olmadığını söyler. Algılayabildiğimiz iki olayın birbirinin ardından geldikleridir. O halde nedensellik algılanamaz, ancak düşünülebilir. Bu fikir bize bir b olayının a olayının ardından geldiğini birçok kere görünce bizde alışkanlık duygusu uyanıp yerleşir. Böylece izlenimden doğan fikri, bir zorunluluğu kavradığımızı sanarak A ve B olayları arasındaki ilgidir sanarız. Subjektif bir bağlantıyı objektifleştiririz. Bu anlayışıyla Hume empirizmi şüpheciliğe vardırır.

LA METTRİE ( 1709 – 1751 )

18.yy Fransız materyalizmin kurucusudur. Descartes’in mekanist doğa felsefesini benimser. Descartes’in hayvanları otomat saymasını doğru bulur ve onun bu anlayışını insanlara da uygular. İnsan ve hayvan arasında derece farkının olduğunu ileri sürer. Ona göre Ruh da bulunan her şey, bir şekilde bedenden geçmiştir. Duyular bize canlı hareket halindeki maddeyi bildirir. Duyan, düşünen ruh da maddenin bir parçasıdır. Ruh bedenin fonksiyonudur ve bu görevin organı da beyindir. İnsanın düşünebilmesi, onu hayvanlar arasında üstün kılmıştır.

ETİENNE CONDİLLAC ( 1715 – 1780 )

Condillac’a göre; fikirlerimizin tek kaynağı duyumlardır. (Bu yönüyle Sensualisttir – Duyumcudur) Madde duyumsayamaz, düşünemez. Madde bölünebilen ve yer kaplayan bir şeydir. Ruhunsa, bir birliği vardır. Duyumsayabilmek ve düşünebilmek için bu birlik şarttır. Duyumların işlenebileceği cevher ruhtur, madde değildir.

Condillac bu düşüncelerini heykel örneğiyle açıklar; Heykelden koku engelini sağlayan unsurlar ortadan kaldırıldığında koku alma özelliği yeniden başlar. Heykelin eline gül verildiğinde gülün kokusuyla ilgili bilgiyi elde edecektir. Aynı şekilde heykelin görme engelini ortadan kaldırdığımızda heykel gülü görecek ve gülün görüntü bilgisini elde edecektir. Gülü kaldırdığımızda duyumlanan kokunun ve görmenin izi kalır. Bu ise hafızadır. İşte duyumların işlenip bilgiye dönüştüğü yer ruhtur. Duyumlar ile biz bu bilgileri elde ederiz.

IMMANUEL KANT ( 1724 – 1804 )

Kant’ın felsefesi 2’ye ayrılır: kritik öncesi ve kritik sonrası. Kritik öncesi Leibniz – Wolf felsefesi içinde düşünmektedir. Doğa bilimleri ve metafizik sorunlar üzerinde durmuştur. Daha sonradan Leibniz ve Wolf’un etkisinden kurtularak kendi felsefesini kurmuştur. Felsefesine bilgi konusunun incelenmesi ve eleştirilmesiyle başlar. Bu nedenle Kant’ın felsefesine eleştirici (kritik felsefe – kritisizm ) felsefe denir.

Kant, yalnız başına deneyin ve aklın bilgi edinmede yetersiz olduğunu söyler. Kendinden önceki rasyonalistleri ve empiristleri (David Hume hariç) eleştirmiştir. Çünkü bilgilerimiz 2 ayrı kaynaktan doğar. Suje ve obje. Suje bilgi edinen, obje ise bilgi edinilendir. Yani obje hammadde, Suje hammaddeyi işleyendir. Öyleyse dış dünya olmasaydı, bilginin hammaddesi olmayacaktı. Akıl olmasaydı dış dünyaya ait tüm algılarımız bilgi halini almayacaktı. Kant’a göre bilgi deneyle başlar. Ama deneyden doğmaz.

Kant’a göre 2 tür bilgi vardır:
1- Deneye Dayalı Bilgi (Aposteriori)
2- Akla Dayalı Bilgi (Apriori)

Apriori bilgi deneme yapılmadan önce orada bulunurlar. Yani doğuştan oradadırlar. Bunlar herkesi aynı hükme vardıran, herkeste aynı cümleyi söyleten ilkelerdir. Bunlar insanların tümü için geçerli bilgidir. Bu bilgilerle önermeler kurulur. Bunlara Kategori denir. 12 Kategori vardır. Bunlar zorunludur, şahıslara göre değişmezler yani sabittirler. Onun için insanlar ancak 12 türlü önerme kurabilirler. İçleri boş olan bu kategoriler, ancak duyu organlarımızla getirmiş olduğumuz birtakım verilerle dolarlar. Duyu organlarından gelen verilerin kendileri de herkeste ortaktır. Bunlar zaman ve mekân kategorileridir. Biz her şeyi bu kategoriler içinde algılarız. Bütün insanlarda bulundukları için sağladıkları bilgide kesin ve zorunludur.

Aposteriori bilgi ise deneyle mümkün olabilen, gözlemlerle düzeltilebilen bilgidir.

Kant’a göre 2 türlü yasa vardır. Biri doğa yasaları diğeri de ahlak yasaları. Doğa yasaları zorunluluğu, ahlak yasaları ise gerekliliği ifade eder. Ahlak yasaları apriori olarak, birey tarafından konur. Deneyle elde edilemez. Birey pratik aklın koyduğu bu yasaları onaylar ve özgürce onlara uyar. Kant’a göre ahlakın herkes için geçerli olması gerekir. Bunun için ahlak deney öncesi (apriori) temeller üzerine kurulmalıdır ve ahlaki yargılar koşulsuz olmalıdır. Kant’a göre öyle hareket edilmeli ki yapılan yasa niteliği taşımalı. Hiçbir çıkar gözetilmemelidir. Kant buna “Ödev Ahlaki” der. Ödev ahlaki bireyin hiçbir koşula bağlanmadan sadece iyiyi istemesidir. Kişi ahlaki eylemlerinde bulunurken hiçbir çıkar gözetmeksizin sırf iyi veya kötü olduğuna inandığı için yapıyor ve yapmıyorsa yaptığı eylem ahlakidir. Çıkar gözeterek yapıyorsa eylem ahlaki değildir.

HEGEL (1770 – 1831)

Kant metafiziğin olanaksız olduğunu söyler. Çünkü Kant’a göre insan bilgisi fenomenlerle sınırlıdır, gerçekliğin bizzat kendisini bilemez. Hegel ise rasyonel olanın gerçek, gerçek olanında rasyonel olduğunu söyleyerek, her şeyin bilinebilir olduğunu savunmuştur. Onda aklın yasalarıyla varlığın yasaları bir ve aynıdır. Bilginin formları kadar içeriklerinin de zihnin bir ürünü olduğunu savunur. Bilginin tüm öğeleri zihnin eseridir.
Ona göre doğal dünya tamamen zihnin eseridir. Fakat biz insan zihinlerinin eseri değildir. Bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bütün her şey, mutlak öznenin veya mutlak zihnin ürünüdür. Hegel bu mutlak zihine GEİST adını verir. Mutlak zihin kendini doğada ve insan aklında ifade eder. Düşünce ile varlık, mantık ile metafizik bir ve gerçekliğin iki farklı yüzüdür. Hegel’e göre mutlak zihin diyalektik adını verdiği 3’lü adımdan oluşan hareketlerle değişir ve gelişir. Her şey mutlak zihnin 3 adım (Tez - Antitez - Sentez) şeklinde olan diyalektik hareketlerinden oluşur.
1- Tez: Diyalektiğin birinci aşamasında mutlak zihin kendisindedir. Kendini bilmesi, tanıması için, Geistin kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekir.
2- Antitez: Geist kendini tanıma ve bilme amacıyla ilk kendini doğada gerçekleştirir. Doğa; farklılaşmış halde bulunan Geist’in tek tek varlıklar haline gelerek kendi dışında bir varlık haline dönüşmesidir. Mutlak zihin doğada kendisine yabancılaşmış, kendisiyle çelişik duruma düşmüştür.
3- Sentez: Geistin düştüğü bu çelişki kültür dünyasında ortadan kalkar. Bununla Geist yeniden kendini bulur, kendine döner, ancak bu kez bilincine tam olarak varmış, özgürlüğe kavuşmuş durumdadır.

Mutlak zihin başlangıçta kendinde varlıktı. Amaç gerçek değildi, gerçekleşmemişti. Güçleri ortaya çıkmamıştı. Sonra doğada objektif zihin haline geldi. İnsan dünyasında kendini buldu. Artık kendisini gerçekleştirmiştir. Kendisi için varlık olmuştur.

C- 19. YÜZYIL FELSEFESİ

19.yy’ın en belirgin özelliği siyasi ideolojiler çağı olmasıdır. Bu duruma Fransız devriminin beklenen sonuçları vermemesi ve endüstrinin gelişmesiyle oluşan ekonomik dengesizlik sebep olmuştur.

18.yy’da sadece dine, geleneğe baş kaldırma olmamış, aynı zamanda siyasi otoriteye de baş kaldırma gerçekleştirilerek devletin gücünü azaltıp, bireyin gücünü arttırmak amaçlanmıştır. Bu nedenle 18. yy’da liberalizm ortaya çıkmış, fakat istenen eşitlik, özgürlük gene sağlanamamış, bu nedenle liberalizme bir tepki olarak 19.yy’da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem verilmiştir. Bu nedenle 19.yy’u biz Liberalizm ile Sosyalizm’in çekiştiği ideolojiler çağı olarak görebiliriz. Bu dönemde Sosyalizm’in temsilci olarak Saint Simon’u görürüz.

Bilimsel gelişmeler 18.yy ve 19.yy’un ilk çeyreğinde devam etmiştir. Daha sonraki zamanda yapılanlar bir önceki yapılanların geliştirilmesi şeklinde olmuştur. Bu dönemde yaşama uygulanabilir çeşitli teknolojilerle yeni buluşlar ortaya çıkmıştır. Bu yüzyılda Buhar enerjisi ile çalışan Buhar makinesi bulunmuş, Lokomotif ve telgraf icat edilmiştir.

1. 19. YY. FELSEFESİ ÖZELLİKLERİ

- Bu çağın en önemli özelliği ideolojilerin çekiştiği (Liberalizm – Sosyalizm) bir çağ olmasıdır.
- Siyasal ve sosyal sorunlara önem verilmiştir. (Bunda Sosyalizmin etkisi görülür.)
- Yeni kültür ve insan tipi arayışlarına yönelme vardır. (Bunda da Sosyalizmin etkisi vardır.)
- Din ve geleneğe karşı olan tutum yaygınlaşmıştır.
- Olgulara dayalı bilim anlayışı geliştirilmiştir. (Pozitivizmin etkisi vardır.)
- Bu dönemde 5 akım karşımıza çıkar. Bu akımlar: İdealizm (Fichte - Hegel), Pozitivizm (Auguste Comte), Romantizm (Schelling – Hegel), Nihilizm (Nietzsche), Diyalektik Materyalizm (Karl Marx)

2. 19. YY’DAKİ FELSEFİ AKIMLAR

a-) İdealizm (Fichte – Hegel): İdealizmin kurucusu Platon’dur. İdealizm düşünceyi esas alır. Felsefi problemleri düşünceyle açıklarlar. Metafiziğe yer verirler. Empirizm ve Pozitivizme karşıdır. 19.yy temsilcileri Fichte ve Hegel’dir.
b-) Pozitivizm (Auguste Comte): Çıkış noktası Kant’ın “Metafizik bilim olamaz” düşüncesidir. Buna bağlı olarak Comte, felsefenin metafiziği bırakıp olgulara dayanmasını savunur. Felsefenin alanı gözlenebilen ve ölçülebilen somut varlıklarla sınırlıdır. Metafiziği tamamen reddederler. Her şeyi maddesel olarak görürler. Pozitivizm bilimlerin gelişmesiyle beraber ortaya çıkmıştır. Kurucusu Auguste Comte’dur.
c-) Romantizm (Schelling - Hegel): Çıkış noktası Kant’tır. Varlık, insan aklının ve duygularının dışarı vurumudur. Aydınlanma dönemi olan 18.yy’ın salt akılcı görüşlerine tepki olarak doğmuştur. Bilimin insan ruhunu sınırladığını ve daralttığını söylerler. Temsilcisi Schelling, Hegel ve Musset’tir.

HEGEL (1770 – 1831) VE İDEALİZM

Hegel bilimin yöntemi ne olmalıdır? sorusuna takılıp kalınmamasını söyler. Çünkü felsefenin konusu olan varlığın bütününe yönelince yöntemin ne olacağı kendiliğinden belli olur. Bu yol da diyalektiğin yoludur. En tümeli (varlığı) düşünmeye çalıştığımızda karşımızda diyalektiği buluruz.

Ona göre her objenin arkasında bir ide saklıdır. İşte düşünce, objenin arkasındaki ideyi kavramaktır. Her obje akılsaldır. Böylece her akli olan gerçektir. Her gerçek olanda akılsaldır. Aklın yasalarıyla varlığın yasaları bir ve aynıdır. Bu nedenle felsefi düşüncede dışarıdan gelecek araca gerek yoktur. Düşünme kendi kendisinden beslenir. Hegel’e göre akıl dışında herhangi bir bilgi edinme yetisi yoktur.

Hegel’e göre nesnelerin tümü 3 evreye ayrılır. Bu da 3 bilgi türüne karşılık gelir.
1-) Salt Matematik – Salt mantık bilimi düşüncenin formlarıyla ilgilidir. Zaman ve uzay içinde değildirler. İdeal olan şeylerdir. Gerçek nesnelerdir. Bu ilk aşama tez’dir.
2-) Doğa bilimler objelerle uğraşır. Salt form olan uzay ve cisimler dünyasının temelini oluşturur. Bu aşama anti sentez’dir.
3-) İde (Ruh – Geist) üzerindeki bilgi kavramlar ve nesneler dünyasındaki karşı olan şeyler, bu ruh alanında birbirleriyle uzlaşır. Bu aşama da sentez’dir.

AUGUSTE COMTE (1798 – 1857) VE POZİTİVİZM

Comte felsefesinin amacı toplumun yeniden düzenlenmesidir. Bunun için toplumu yöneten yasaların bilgisini, toplumu konu edinen bir bilimi gerektirir. Bu bilim içinde yeni bir bakış açısı, yeni bir felsefe anlayışı zorunludur. Yani bilimsel düşünce ve toplum yeniden düzenlenmelidir. Comte bu felsefi anlayışına pozitif felsefe adını verir.

Comte göre, bilimin amacı olgular arasında var olan sabit ilişkileri belirlemek değil, doğal yasaları bulmaktır. Bu amaç yalnızca deney ve gözlem yoluyla gerçekleştirilebilir. Bu yolla ulaşılan bilgi pozitif bilgidir. Pozitif bilgi ile gelecekteki olayları önceden bilmek mümkün olacaktır. “Bilmek önceden görebilmek içindir, önceden görebilmek de düzenlemek içindir” sözü Comte’un felsefesini özetler.

Comte kurucusu olduğu Pozitivizm ile gözlenebilen olgulardan hareket eder. Pozitif felsefe insan zihninin tarih sürecinde geçirdiği 3 evrimsel aşamayı ifade eder. Buna göre bu felsefenin temelinde 3 yasa vardır. Teolojik, Metafizik ve Pozitif aşama.
- İlk dönem olan teolojik dönemde; insan her fenomeni doğaüstü nedenlere, kutsal güçlerin işi olarak açıklama girişiminde bulunur. Tüm doğa olayları ve evren, doğaüstü güçlerin veya tanrıların işi olarak görülürdü. Comte bu dönemi insandaki çocukluk dönemine benzetir.
- İkinci dönem olan metafizik dönem; teolojinin (dinin) düşsel aşırılığıyla pozitif aşamanın bilimsel akılcılığı arasında bir geçiş dönemidir.
- Üçüncü dönem olan pozitif dönemde; fenomenler arasındaki sürekli ilişkiler üzerinde durmuştur. Amaç her şeyi kapsayan tek yasayı bulabilmektir. Bu aşamada akıl, metafizik ile ilgili hiçbir düşünceye değer vermez. Sadece fiziksel bilimin yöntemini izler.

Toplumsal yapının gelişebilmesi için metafiziğin bırakılması ve gelişmeyi engelleyen bu aşamanın aşılması ve pozitif bilim safhasına geçilmesi gerekir. İşte evrene bilimsel açıdan bakıldığı zaman toplum yeniden düzenlenebilir ve toplumun ilerlemesi mümkün olabilir.

Comte aslında bir tür insanlık dini kurmak istemiştir. O bu dinde Tanrı yerine insanlığı, din adamları yerine bilginleri koymuştur. Ayrıca Comte Sosyolojinin temellerini atarak bu bilimin kurucusu sayılmıştır.

KARL MARX (1818 – 1883) VE DİYALEKTİK MATERYALİZM

Karl Marx’ın diyalektik materyalizmi tarihin ekonomik yorumuna dayanır. Onun bu yorumuna determinizm denir. Marx’ın determinizmi maddecidir, metafiziği kabul etmez. Bu yorumunda tarihin seyrini belirleyen ekonomik değişimler ve dönüşümler olduğunu söyler. Bu yorumunu da Marx, Hegel’in metafizik diyalektiğini maddeciğe dönüştürerek yapar. Tarihi işçi ve işveren kesimin çatışması olarak görür.

Marx’a göre, varlık bilincin dışında ve bilinçten bağımsız bir gerçeklik olarak vardır. Bize düşünceyi veren maddedir. Düşünce beynin bir ürünüdür. Madde değiştiği için düşünceler de değişir. Maddenin var oluşu harekettir. Hareket olmadan madde olamaz. Madde olmadan da hareket düşünülemez.

Evrenin gelişmesinin de diyalektik biçimde olduğunu söyler. Bunu Tez-antitez-Sentez ile açıklar. Fakat bu gelişmeler Hegel’in söylediği gibi ruhta değil de madde de oluşur. Evren olmuş bitmiş bir şey değildir. Diyalektik biçimde sürekli ilerleyen bir süreçtir. Olaylar arasındaki bağlantılar zorunlu yasalardır ve özü hareket olan maddenin zorunlu değişim yasasını kurar. Değişme her zaman karşıtlıkların çatışmasından doğar. Karşıtlar bir arada bulunur ve birbirlerine dönüşürler.

Diyalektik materyalizm evrenin ve onun yasalarının bilinebileceğini savunur. Evrende bilinemeyecek bir şey yoktur. Yalnızca henüz bilinmeyen şeyler vardır. Bunlar da bilim ve teknik ile bilinebilecektir. Bu görüş ile idealizme karşı bir görüş sergilemiştir. İdealizm evren ve yasalarının bilinemeyeceğini söyler.

NİETZSCHE (1844 – 1900) VE NİHİLİZM

Nietzsche felsefesi kendi çağına egemen olan tarih anlayışına ve bütün değerlere karşı bir çıkışı ifade eder. Onun amacı bütün insanlığı kurtarmak, onun akılcı uygarlıktan uzaklaştırıp, kendisinin ne olduğu üzerinde düşündürmektir. Örnek alınması gereken, Sokrates öncesi Yunan felsefesi ve kültürüdür. Özellikle Sokrates’in akılcılığına ve Hıristiyanlığın bütün değerlerine karşı çıkar. Bu karşı çıkmayı erdemli insanın vasfı olarak görür. İnsanlığın amacının, gücünün sonuna varmak değil, daha yüksek değerlere erişmek olduğunu söyler. Ulaşılması gereken en yüksek değer de yaşamsal değerlerdir. Büyük insan bu değerleri yaratandır. İnsan kendisini yok ederek bu değerleri yaratabilir.

Kısacası Nietzsche; insanlara yeni değerler, yeni amaçlar getirmeye çalışmıştır. Bu aşama da var olan değerlere özellikle Hıristiyanlığın bütün değerlerine karşı çıkar. Çünkü bu değerler yaşamı ortadan kaldırır. Bu değerlerin arkasında güçlü ve bağımsız olanlara karşı güçsüz olan yığınların kendilerini koruma içgüdüleri vardır. Ona göre insanlıkta ilerleme olabilmesi için güçlü bağımsız insanların egemenliğinde bir topluluk olması gerekir. İnsan kendisini yenileyecek ve aşacaktır. Her varlık kendisinden üstün bir şey yaratacaktır. Fakat insanın üstün insana ulaşabilmesi için kendisini yok etmesi gerekir.

D- 20. YÜZYIL FELSEFESİ

1. 20.YY. FELSEFESİ ÖZELLİKLERİ

1-) Bu yüzyıl felsefesinin çıkış noktası Kant’tır. 20.yy felsefelerini çoğu Kant’la hesaplaşmaya girişir. Kant’ın gerçekliğin bilgisiyle ilgili görüşleri ve yalnızca akla dayanan metafiziği eleştirisi bu yüzyılın dönüm noktası olmuştur.
2-) 20.yy’da metafiziğe karşı bir eğilim vardır. Deneyciliğin etkili olduğu dönemdir. Bu anlayışa göre, gerçekliğin ancak deney yoluyla bir bilgisi olur ve bilgiyi de doğa bilimleri sağlar bu nedenle felsefenin araştırmaları ve konusu mantık ve bilim kuramı ile sınırlanmalıdır.
3-) Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkar. Kültür bunalımı denen sorunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle din, ahlak, sanat, toplum gibi kültür alanlarını temellendirme çalışmalarına gidilmiştir.
4-) 20.yy felsefesi ayrımlaşma ve uzmanlaşmayı beraberinde getirmiştir. Geçmişte felsefe tüm alanları kuşatırken, 20.yy’da bu alanlar tek tek bilimlerin bağımsızlığını kazanmasıyla ayrımlaşmıştır. (Siyaset felsefesi, varlık felsefesi vb.)
5-) 20.yy’da insanın, varlığı doğru kavrayabilme yeterliliğine ve gücünün olduğuna inanmaktadır. Nesnel gerçeklik yaygınlık kazanmıştır. 20.yy’da ilgi insanın varlığı üzerine çevrilmiştir. Çağdaş felsefe insanın gerçek varlığına kendinden önce gelen felsefelerden daha çok yakındır.

2. 20.YÜZYIL DÜŞÜNÜRLERİ VE AKIMLARI

MANTIKSAL POZİTİVİZM VE WİTTENGENSTEİN (1889 – 1951)

Mantıkçı pozitivistlere göre, matematik ve mantık ile doğru olarak tanımlanamayan, deney ve gözlem ile doğrulanamayan her bilgi değersiz, boş laftan başka bir şey değildir. Bilim sadece açık, mantıklı veya akılsal değil duyu deneyimi ile de incelenebilir ve kanıtlanabilir olandır. Metafizik bilimin ve felsefenin konusu olamaz. Çünkü metafizik açık ve mantıklı değildir. Bu akımın özelliklerine gelince;
- Deney ve gözleme öncelik verilir
- Metafiziğe karşıdır. Metafiziksel şeyleri gereksiz ve yararsız sayarlar.
- Dış dünyayı deneyle tanınabileceğini savunurlar. Bilgiyi de akılla analiz ederiz.

En önemli temsilcisi Wittengenstein’dir. Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirger. Ona göre gerçeklik dil ve düşünce arasında birebir uygunluktur. Düşünce dediğimiz şey anlamlı cümledir. Deney dil olarak ortaya konur. Bu nedenle dil hem düşüncenin hem dış dünyanın ortak görüntüsüdür. Dil dünyayı resimleyerek açıklar. Önermeler olguların resimleri ve tasvirleridir. Yani cümle, şeyi (durumu) ifade eder. Her resim mantıklı resimdir. Resmin anlamı ve göndergesi arasında uyum varsa resmedilen şey (yani cümle) doğru olur.

Mesela “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır.” cümlesinde anlam ve onun göndergesi uyumlu olduğu için bu cümle doğrudur. Eğer “Türkiye’nin başkenti İstanbul’dur.” deseydik cümlede anlam ile göndergesi uyuşmadığı için yanlıştır diyecektik. Bu nedenle cümle şey-durumların var olması veya var olmamasını tasvir eder. Cümle doğruysa vardır, değilse şey durumu yoktur.

Önermelerin doğrulanmaları, duyu gözlemi ve gözleme dayalı olarak üretilen bilgilerle olur. Doğa bilimlerine ait önermeler dışındaki önermelerin doğrulanması imkânsızdır. Mesela matematik, mantık, din, ahlak ve metafiziğe ait önermelerin olgulara dayalı olmadıklarından doğrulanamayacaklarını söylerler. Mesela “Çalmak kötüdür” , “Tanrı vardır” gibi önermeler bir şeyin veya durumun görüntüsünü veremezler yani olgulara dayalı değildir. Bu nedenle doğrulanamazlar.

EGZİSTANYALİZM (VAROLUŞÇULUK) VE JEAN PAUL SARTRE (1905 – 1980)

Bilim ve teknolojinin insanlığı hizmet ettiği anlayışı zamanla yoğun eleştirilmeye başlandı. Bilim ve teknoloji insanlara mutluluk ve özgürlük götürecekti. Fakat insanlar endüstrinin temposuna uymakta, insanları zorlayarak insancıl değerleri yıkmış, haliyle insanların mutsuzluklarını arttırmıştır. Bu da, insanların kişiliklerini ve insanlıklarını yitirmelerine neden olmuştur.

Geleneksel inanç ve değerlerin yitirilmesiyle insanlar kendilerini boşlukta hissetmeye başlamıştır. Bu durum yitirilmiş ve boşlukta bırakmış gördüğü her şey karşısında, bireyin kendi içine dönmesi ve onu boşluktan kurtaracak değerleri orada arama düşüncesine itmiştir.

İşte Varoluşculuk, bu duygular içinde olan insanın, yeni değerler bulma zorunluluğunu görmesiyle başlamıştır. Varoluşçuluk; bu duygular içinde olan insanın, birey olarak kenara itilmişliğine tepkiyi, bilim ve teknolojinin insanın özgürlüğüne tehlike oluşturduğuna dair bir başkaldırışı ifade eder.

Varoluşculuk akımının özelliklerini saymak gerekirse;
- Hiçbir gelişme ve değişme, insanın özgürlüğünü engellememelidir.
- Hayata anlam veren insandır ve kendisine yol gösterecek başka kimse yoktur.
- İnsan kendi bilinciyle, kendi davranışlarını yönlendirebilecek, irade ve karar gücüne sahip özgür bir varlıktır.
- İnsan kendi varlığını kendisi yaratmıştır.
- Yaptığı işin şu veya bu olması onu ahlaksız yapmaz. Ancak bu işi özgür yaptıktan sonra pişmanlık duyarsa ahlaksız olur. Çünkü o zaman kendi özüne ihanet etmiş olur.

Bu akımın ilk temsilcisi Kierkegaard’dır. En önemli temsilcisi ise J.P.Sartre’dir. Karl Jespers varoluşculuğu daha sistematik hale getirmiştir.

Sartre felsefesini, insan varlığıyla diğer nesnelerin varlığı arasındaki farkı inceleyerek oluşturmuştur. Herhangi bir araç yapacak olsak önce bu aracın nasıl olacağını tasarlarız. Zihnimizdeki bu taslak o aracın özüdür.

Önceden belirlenir. Araç da buna göre var olur. Ama insanın var oluşu böyle değildir. İnsan da öz var oluştan önce gelmez. Var oluş özden önce gelir. İnsan kendisini ne yaparsa o olur.

Doğuşunda insan ne iyidir ne de kötüdür. Ne dürüsttür ne de suçludur. Kendi özünü kendi eylemleriyle yaratır. Bu özgürlüğü içinde insan kaderini sürekli kendisi seçer. İnsanın geleneklerle, ahlaki yasalarla hiçbir bağı yoktur. Çünkü evrensel ahlak yasası yoktur. Ahlaki değerler ise mutlak değildir. İnsanın hangi koşullar altında olursa olsun, özgür olduğunu ve yaşamamızı kendi kararlarıyla meydana getirdiğini söyler. İnsanın özgür olduğu için sorumlu olduğunu ama yalnızca kendisine karşı sorumlu olduğunu belirtir.

Sartre, nesnel–mutlak doğruluk tanımaz. Çünkü böyle bir şey insan özgürlüğünü engeller. İnsan için mutlak değer özgürlüktür. Özgürce yapılan her şey ahlakça uygundur. Kendi yaptığından pişmanlık duyan kişi, kendi özgürlüğüne, dolayısıyla kendi özüne ihanet ediyor demektir. Bu da ahlaksızlıktır.

FENOMENOLOJİ (GÖRÜNEN ÖZBİLİM) VE EDMUND HUSSERL (1859 -1938)

Fenomen kelime anlamı olarak “Görünen” demektir. Kurucusu Edmund Husserl’dir. Kant’tan etkilenmiştir. Diğer temsilcisi Max Scheler’dir. Husserl, felsefeyi kesin bilim haline getirmek istemiştir. Ona göre felsefenin görevi, özlerin niteliğini ve işlevlerini araştırmaktır. Bu öze ulaşılmak için yapılan çalışmalara “fenomenoloji” adını verir. Ona göre fenomenoloji “bir felsefi sistemi değil, olayın özüne ulaşmak için kullanılan bir yöntemdir.” Bu akım, fenomenleri ve bilincin verilerini inceleyerek fenomenin içindeki özü yakalamaya çalışır. Bu anlayışa göre öz fenomenin içindedir ve bilinç bu özü sezgi yoluyla kavrayabilir. Yani fenomenoloji varlıkların özlerine ulaşmayı ve söz konusu özleri tasvir etmeyi amaçlar.

Doğa bilimleri, batı insanında, dünyanın nasıl bir şey olduğuna ve en iyi nasıl bilinebileceğine ilişkin yanlış bir tutum geliştirmiştir. Doğa bilimleri, doğanın temelde fiziksel olduğu, tin veya ruh alanın temelinde de maddesellik bulunduğu yanılgısını peşinen savunuyordu. Bu nedenle ruha ilişkin konuları yadsımışlar ve kenara itmişlerdir. Doğa bilimleri sergilediği bu anlayışı nedeniyle ruh alanını da fiziksel bilimlerinkine uygun yöntemle inceleme yanılgısına düşmüşlerdir. Bu yanılgıya düşmelerindeki ana neden fiziksel doğanın dışında hiçbir şeyin olamayacağı inancıdır.

Bu inanç bilginin ve doğrunun nesnel olduğu, insanın dışında bulunan bir gerçeğe dayanmaktadır. İşte bu nedenlerden dolayı 20.yy’da ortaya çıkan fenomenoloji empirizm ve pozitivizm’e karşıdır.

Husserl’ göre; bir nesnenin özelliklerini kavrayabilmek için; onun özüne ait olmayan tüm tesadüfî özelliklerin, ilgisiz görüşlerin ve önyargıların bir kenara bırakılması, parantez içine alınması gerekir. Böylece insanın öze ulaşmasını engelleyen, öze ait olmayan öğeler, kısa bir süre için yok sayılır.

Aslında varlıkları belirleyen, bir takım önemsiz özellikler değil de onları meydana getiren özelliklerdir. Bunları yalnızca bilinç ortaya çıkarabilir.

Husserl empirik yolla algılanan nesneyi reddetmez, onu şartsız kabul eder ve her türlü kuşku ve önyargıların üzerinde var olarak, dünyayı bu biçimde kabul ederek doğal bir tavır sergiler. Bu tavırı ile empirizm ve pozitivizm ile birleşir. Bu tavrı aşmak için, “Fenomenoloji indirgeme” dediği “parantez içine alma, dışarıda bırakma” diye adlandırdığı bir tavır daha geliştirir. Bu yolla özneyi paranteze alarak özneye yönelir. Yani fenomenoloji yöntemiyle varlığın özünü meydana getirmeyen somut özellikleri ayıklar. Varlığın somut özellikleri parantez içine alınarak ayıklanınca, bireysel yanı ortadan kaldırılmış olur, bu onun özüne varılması manasına gelir. Özler, duyularla kavranan nesnelerden ayrı bir alan oluşturur, ama duyulara dayanır. Yapılması gereken şey, onların duyusal yaşantılardan, olgulardan parantez içine alma işlemiyle ayıklanmalarıdır. Bu paranteze alma işlemleri sonucunda yalnızca “Mutlak ben veya Aşkın bilinç” kalacaktır. Bu bilinçteki her şey araştırılır ve böylece bulunan özler kesin ve genel geçer bilimin temelini oluşturur. Felsefe de bu sayede kesin bilim olur.

Kısacası fenomenoloji ile Husserl’in amacı dünyanın özünü, onun rastlantısal dış görünüşlerden soyarak ortaya çıkarmaktır. Böylece nesneler dünyası için “salt öz, salt varlık” düzlemine erişmek için yapılan eylem gerçekleşir.

Fenomonoloji’ye göre nesne, öznenin dış dünya ile girdiği ilişkiler sonucunda duyu organlarıyla algıladığı bir durum, daha doğrusu deney verileriydi. Bu bakımdan Empirizm ve Pozitivizm ile aynı noktadaydı. Husserl’e göre nesneler dünyada ancak rastlantı kategorisi ile kavranabilirdi. Diğer iki akım gibi nesneler dünyasında mutlak geçerliliği olan yasalar yani doğa yasaları egemen değildiler. Bu da fenomenolojiyi diğer iki akımdan ayırıcı özelliğiydi. Neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları Husserl’e göre belirli bir takım koşullar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir kesinlik değeri taşıyordu. Koşullar değiştiğinde ise farklı sonuçlar elde edilecek ve doğa yasalarının genel geçerlilik iddiaları söz konusu olmayacaktı. Bu nedenle nesneler dünyası ancak rastlantı kategorisiyle kavranabilirdi.

Husserl’e göre; insan zihninden tam anlamıyla bağımsız olmayan varlık alanı vardır. İnsan bu varlık alanını bilinciyle bilir. İnsan bilinci tarafından belirlenen bu varlık alanına Fenomenler denir. Fenomen bizim zihnimizin olanakları çerçevesinde var olur. O halde fenomenler zihnimizin belirlediği ve var ettiği varlıklardır.

PRAGMATİZM VE WİLLİAM JAMES (1842 – 1910)

Pragmatizm bir hayat felsefesidir. Çünkü pragmatizm her şeyi insana göre değerlendirir. Bu nedenle bazıları pragmatizm’e hümanizm dahi demiştir. Pragmatizm’in Amerika da ortaya çıkması rastlantısal değildir. Çünkü Amerika’da, teorik ve akademik araştırmalardan daha çok, her şeyde fayda ve işe yararlılık önemli yer tutar.

Pragmatizm’in özelliklerini söylemek gerekirse;
- Her düşünce, yaşamımız için elverişli olduğu sürece doğrudur.
- İnsan için tek gerçeklik, uygulama alanında, işe yarayan gerçekliktir.
- İnsan hiçbir şey anlamaksızın bu dünyada, çıkarlarına bakmalıdır.
- Doğru düşüncenin pratik değeri, bu düşünceye karşılık olan nesnelerin pratik değerinden çıkmaktadır.

Temsilcisi W. James’e göre, sonu yarar getirmeyen her eylem anlamsızdır. İnsan için tek gerçeklik, uygulama alanında işe yarayan gerçekliktir. Her düşünce, yaşamamız için elverişli olduğu sürece doğrudur. Doğru düşünceler yararlı olmadıkça gerçek olamaz. Bir bilgi bir sorunu pratikte çözüyorsa o bilgi doğrudur.

ENTÜİSYONİZM (SEZGİCİLİK) VE H. BERGSON (1859 -1941)

Sezgi (intuition) aklın doğrudan doğruya, yani araçsız olarak bir şeyin algısını elde etmesi manasına gelir. Aklın bir hamlede algılaması bir sezgidir. Biz sezgiyi, günlük dilde bir olayı olmadan önce sezmek olarak biliriz. Bazı filozoflar, bilginin elde edilmesi ve kaynağı olarak, ne aklı ne de duyumu kabul etmezler. Yani sezgiciler akıl ve duyumu gerçeği bulma ve bilme aracı olarak kabul etmez. Çünkü bunlar, bulmak ve bilmek için araçlara muhtaçtırlar. Oysa gerçek biliş, öz biliş, hiçbir araç olmaksızın, doğrudan doğruya sezgi gücüyle bilmekle mümkündür.

Sezgiciliğin özelliklerine gelince;
- Sezgi içgüdüye benzeyen bir yaşantıyı kavramanın yoludur.
- Varlığı oluşturan süredir. Bergson süreyi sezginin temeline koymuştur.
- Mantıkçı Empirizmin savunduğu, en doğru bilgi, bilimsel bilgidir görüşüne karşı çıkar.
- Asıl amacı, yaşamı anlamak ve kavramaktır.
- Gerçek bilgi, bilimleri aşan bir anlayışla elde edilebilir.

Sezgicilik ilk kez sistematik şekilde Fransız Henri Bergson tarafından ortaya konulmuştur. O, gerçekliğin, yani varlıkların temel doğasının bilimin varsaydığı gibi, madde olmadığını göstermeye çalışır. Ona göre insanlar genellikle mekânla düşünmeye alıştıklarından maddeciliğe eğilimlidirler. Oysa zaman da, mekân kadar temeldir. Hatta yaşamın, belki de tüm gerçekliğin özü zamandır. Anlaşılması gereken şey, zamanın bir birikim, bir süre olduğudur. Bilimsel bilgi önemli olsa da yeterli olamaz. Çünkü bilim gerçekliğe ulaşamaz, çünkü nesnelerle doğrudan ve aracısız temas kuramaz. Gerçekliği bize verecek olan sezgidir.

Bergson’a göre, var olan şey madde, cansız varlık değildir; gerçeklik süredir ve bunu yalnızca sezgiyle kavrayabiliriz. Aklın gerçekliği kavramada yetersiz olduğunu söyler. Gerçeklik ancak süreyle kavranabilir. Ona göre yaşam, zaman içinde kavranan bir niteliktir. İçgüdüye benzeyen yaşamı kavramanın yolu sezgidir.

ANARŞİZM ve GODWİN

Bu yüzyıl anarşizmin en önemli temsilcilerinden biri Fransız Godwin’dir. Godwin göre yasalar; tutkuların, korkaklıkların, alışkanlıkların ve hırsların bir ürünüdür. Devletin ortadan kaldırılmasını, aşırı bireyciliği ve özgürlüğü savunmuştur. Topluluklar küçük ve bütünüyle özerk oldukları takdirde, yönetim olmadan yetkin olabileceklerini söyler.

Yeniçağ Felsefesi Resimleri

  • 0
    Bu resime açıklama eklenmemiş. 2 yıl önce

    Bu resime açıklama eklenmemiş.

  • 0
    Bu resime açıklama eklenmemiş. 2 yıl önce

    Bu resime açıklama eklenmemiş.

  • 0
    Bu resime açıklama eklenmemiş. 2 yıl önce

    Bu resime açıklama eklenmemiş.

Yeniçağ Felsefesi Sunumları

Yeniçağ Felsefesi Soru & Cevap

Bu yazı hakkında ilk soru soran sen ol..

Yeniçağ Felsefesi Ek Bilgileri

Bu yazıya sende yeni bilgi ekleyerek gelişmesine yardımcı olabilirsin..

Yazı İşlemleri
İlgili Yazılar
Sen de Ekle

Sende, bu sayfaya

içerik ekleyerek

katkıda bulunabilirsin.

(Resim, sunum, video, soru, yorum ekle..)
Facebook Grubumuz

Bir şey Unutmadın mı ?

Bizi sonra tekrar bulmak için sitemizi aşağıdan beğenmelisin